23 Aralık 2012 Pazar

Baştan Sona Bir Geçişteyiz

"...Ama yine de ona yazmak, onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum. Ben burdayım sevgili okuyucu, sen nerdesin acaba?"
Çok yakınımda. Artık taraflı bakmamaya karar vermiştim olaylara; işime geldiği gibi yorumlamayacaktım bakışları, sözleri. Hayra yorulmaması imkansız bakışlar gördüm, gözümü kapattım. Baştan sona bir reddediliş bilgisini bilip de yaklaştım; temkinle, tereddütle. Baştan sona beş ay olmuş, geçen gün şaşırdım. Değişmiş, fark etmemişim; "yeni tanıştık ya, ondandır.", dedim. Geçenlerde, beni her zamankinden daha çok sevdiği, öptüğü bir sarhoş günde gözlerim doldu, taştı. Arzulara dokundum o gün, sarılırken yalnız olmadığımı anladım. Beraber uyuduğumuz günlerin sonuncusunda, birbirimize geçmişte başkalarınca kırılmalarımızı anlatışımızdan biraz önce ya da sonra, o sarhoş günde öptüğü yeri yanlış hatırladı; bana söylediği sözleri, akıttığı arzuyu "Tam olarak ne demiştim?" diye sorarak tekrarlattı. Rezalet bir eziklik hissi. Birileri tarafından kırılmalarımızın başkalarınca tesellisi, üzerinden zaman geçtiğinde kolay. Ama tesellinin yanı başında durduğu halde incitti beni. Öyle kötü de konuşmadı, yine güldü, yine sevdi. Aramızda salt arkadaşlığın ötesinde bir şeyler olduğunu kabul etti. Kara sevda olmasın, her şey basit ve sıradan olsun, dedi. "Bu halde yan yana durmak seni yoracaksa bir süre görüşmeyebiliriz", dedi. Arzularımı ne kadar basit gösterebileceğimi bilmiyorum ama çok rahat değilim. Yanında olma isteğimse, ne olursa olsun, ne şekilde olursa olsun çok güçlü. Ne var ki, gerçekten yoruyor. Dramatize etmenin eşiğindeyim, boşluktayım, "iki dalga arasında ne yapacağını şaşıran" Akçaburgazlı Yekta'yım.
Hayır, o kadar güzel uyuyoruz, uyuşuyoruz ki... Hayallerimiz var, planlarımız var. Onun kötü anlarda aniden düşüşü ama ne kadar kötü olsa da etrafına iyi gelişi var. Bebek saflığından farklı, yaşanmış bir huzuru var. Beraber yapmayı istediğimiz şeyler var. Ben seviyorum, o az seviyor; ama sarılmalarımızın güzelliği, hayatlarımızın bir şekilde kesişmesinin mutluluğu ve birbirimizi kaybetmeme çabamız var. İkimizde de var bu güzellik. Gel gör ki, arzu akmaya bir başladı mı dizginlemek çok zor. Hatta dizginlemeye çalışmak, kısa zaman önce yetindiğim ve belki alıştığım formun güzelliğini eksiltiyor. Artık o sarılma bana inceden bir acı veriyor. Arzu akışından önceki son sarılmalı uykumuzla dün geceki arasında bariz bir fark var. O heyecan yerini tuhaf, umutsuz bir beklentiye bıraktı. Beklememek, biriktirmemek, anı yaşamak fikri uygulanabilirse ne ala. Ama bana bu, beceriksiz ve aciz konumumdan baktığımda, devamlı bir reset atma hali gibi görünüyor. Niye bekliyoruz, neyi bekliyoruz? Yine bir şeyleri çok yanlış anlıyorum. Beklemiyoruz, gidiyoruz belki de. Yola çıktık; yol arkadaşım olmaktan da mutluymuş hem. Güven arıyor, şefkat arıyor; ben de öyle. Ve belki de güven artıyor, şefkat artıyor, tanıdıkça hayranlık artıyor. O bana bazen çok yoğun şekilde veriyor tüm bu ihtiyaçlarımı. Bazen de gözü görmüyor. Bense, aslında olduğundan daha didiklenmiş, daha genişletilmiş ve genişledikçe çözünürlüğü azalmış, gerçekliği bozulmuş bir resmi içimde yaşarken; ona bunun çok daha azını, kilitli ve sıkıntılı bir beden diliyle ve ikna ediciliği olmayan, demek istediklerimi tam anlamıyla ifade edemeyen bir kaç cümleyle anlatmaya çalışıyorum. "Ah, demek istediklerimi anlayınız" desem, olmaz. Ona iyi gelmek istiyorum. Hep olsun, kalsın; yer değiştirelim, gidelim, gelelim ama birbirimizi bilelim istiyorum. Daha fazlasının beklentisini -ki aslında çok daha sınırlayacak olanı- fikrimden savmayı istiyorum. Sevdiğinde tam olayım, nasıl sevdiğimi gösterebileyim, yaralarına iyi geleyim, huzurunda bir parça olayım istiyorum. Şarkı çalalım, çay koyalım, dokunalım, yazalım, film çekelim istiyorum. Boşlukta bulduğum ve gün doldurduğum biri olmadığını anlatabileyim istiyorum. Ve bencilliğe, olumlu yanından bakılamayacak bir ben merkezciliğe bir kez daha düşmeyeyim istiyorum. Bu dünya kimseye kalmadı, kalmaz ey komikli şairler. Baştan sona, baştan sona bir geçişteyiz. Burdayız sevgili okuyucu, birbirimizin huzurundayız.

Primer Dismenore


Primer Dismenore'nin bugün bana nasıl bir kıyamet yaşattığını bir ben bir Allah biliyor. Ve yılbaşı gibi, her geldiğinde yeni kararlar aldırtıyor. 2 aya yakın bir süredir regl olamıyordum, başlangıçta bu düzensizliği umursamamış olsam da süre arttıkça gerilmeye başlamıştım. Dün gece, geleceğinin işaretini verince rahatladım ve sabah uyandığımda mutlu sona ulaştığımı düşündüm. Sanki Ekim sonunda bana kötü bir deneyim yaşatan o insana karşı bir zafer kazanmıştım. Tabii bu geçen sürede ertesi gün hapıyla serseme dönen hormon dengem ve ben mütemadiyen o olaya ve o insana sinirleniyorduk. Düşünsenize, o günkü fiziksel hadsizlik ve ardından sadece benim kendimi korumakla yükümlü oluşum ve olayı her hatırlayışta bir sürü sevimsiz nokta bulmam ve sonraki cinsel deneyimlerimde bu olayın beni hareketsizleştirmesi... Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, 2 ay sonra hala o olay yüzünden huzursuzluk yaşıyorum. Öte yandan, o insanla 2 hafta kadar önce konuştuğumda o güne kadar bu olay üzerine hiç düşünmediğini söylemişti. Bunların hepsini birlikte düşündüğümde, bedenimizin zarar görmeye açık alanlarının korunmasız bırakılması üzerinden bir güç dengesi kurulduğunu görüyorum ve öfkem gerçekten kat be kat artıyor. Şu minicik olayın 2 aydır benim dengemi bir sürü açıdan sarsmakta oluşunu ve o adamın sikinde bile olmayışını aklım almıyor. Gerçekten böyle olmamalı. İkili cinsiyet üzerinden düz mantık ve refleksif bir tepki gibi görünebilir ilk bakışta ama bizim gördüğümüz zararı onların da yaşamasını istiyorum. "Erkeklere dert anlatmaktan önce birbirimizi güçlendirmeliyiz." Eyvallah ama burda derdim, pipilileri iknaya ve empatiye çağıran bir karşılık verme değil. İkili cinsiyet üzerinden kurulan bir intikam güdüsü de değil. Bazı ortadan kaldıramadığımız biyolojik özellikler var bedenimizde, istesek de istemesek de. Ben, gerçekten hiçbir zaman yapmayacak olsam da böyle bir şeyi, doğurma yetisine sahibim mesela. Bununla beraber -düzenli olursa- ayda bir gelen regl sancıları, kan, kusma v.b.; bunların hiçbirini istemiyorum. Kadın olmam için bunlar gerekli mi? Kendime kadın dedikten sonra ve toplumda -gereğinden fazla- kadın olarak algılandıktan sonra o ağrılar niye... Trans kadınlık bir kenara, na-trans bir kadın bedeni doğurma yetisinden vazgeçme hakkına sahip değil mi? Her ay gelen o sancılar, ruhsal gerilimler, huzursuzluklar, kusmalar kadınlığımın devredilemez özellikleri mi? O na-trans ve hetero erkeklerin bedenleriyle-cinsellikleriyle kendimle kıyaslayamayacağım derecede az uğraşıyor olmaları büyük bir eşitsizlik değil mi? Hesabını kime soracağız? İnce çizgi, tam şu anda erkek düşmanı olarak görülmemek zor. Ama anlatmaya çalıştığım şey, günler hızla gelip geçerken, bir sürü yapmak istediğimiz şey varken, belki de aklımız bir çok şeye o pipili erkeklerden (her seferinde "na-trans ve hetero erkek" yazmak uzun geldiğinden burada pipiyi hem o erkeğin trans olmayışını hem de -sembolik veya gerçek anlamda- penetre etmek üzerinden iktidar kurduğunu anlatmak amacıyla kullanıyorum) daha fazla basarken; ne yazık ki, biz na-trans kadınlar ve translar, küçüklüğümüzden beri normlara uyma çabasında ya da normlara uygun düşmeyiş sebebiyle hem kendini keşfetme hem de topluma karşı durmadan mücadele verme halinde kalarak, en sığ bakışla, zamanımızın büyük bölümünü boşa harcadık. Yapmak istediğimiz o çoğu şeyi, psikologla görüşmenin öncesi ya da sonrasına erteledik. Regl olduk, bir gün evden çıkamadık. Hormon aldık, içimizde ve dışımızda değişen dengelerle baş etmeye çalıştık. Annemize kadınları sevdiğimizi açıklayınca ömrümüzün 3 ayı ağlamakla ve sevgimizi nefretten korumaya çalışmakla geçti. Ve karşımda duran o adam, 4 yıldır arkadaşım olan ama bana ne yaşattığını 2 aydır beynine yeterince sokamadığımdan emin olduğum o adam, bana da anlatması sebebiyle bildiğim cinsel-bedensel meseleleri olsa da kendisine dair, bunlarla benden ya da başkasından daha iyi mücadele edebildiğinden değil, akan normatif düzenin içinde kendisini yeniden ve yeniden kurması çok daha kolay olduğundan, pek çok şeyden bihaber yaşıyor. Toplumsal cinsiyete duyarlılığını sadece sözde değil teninde hissetmesini istiyorum, sanki böyle olmadıkça başkalarına da bana yaptığı kötülüğü yapacakmış gibi... Benzer bir durum yaşamış bir arkadaşımla konuşuyordum ve onun içindeki intikam isteğini anlayamıyordum; ben konuştum ve hallettim, böyle bir öfke-intikam isteği duymam gibi geliyordu. Ama zaman geçtikçe olay silikleşeceği yerde, bende izlerinin bir türlü geçmediğini ve şiddetini çeşitli durumlarda tekrar tekrar bedenimde hissettiğimi fark ettikçe, intikam almak istiyorum ben de. Bir yolunu bulup bedenlerimize verdikleri hasarı onlara hissettirmek istiyorum.
Aslında bu yazıda bugün regl sancısı ve beraberinde gelen kusma, baş dönmesi, ishal, deliliğin eşiğinden dönüş gibi "olgu"lardan bahsetmek istemiştim. Ama yazı kendi yolunu buldu. Pek çok şeyin kendi yolunu bularak en güzel şekilde sonuçlanacağına inancım var. O yüzden son dönemde zorlamayı bıraktım çoğu şeyi. İnanıyorum, sevilesi insanlar var ve karşılıklı sevileceğimiz koşullar var. İnsanlar ve koşulların en güzel kesişimi, insan eliyle yapılacak bir şey değil. 
Mesela şu an yazı kendi yolunu kaybetti... Hemen ilk cümleye dönerek sonuca bağlıyorum. İnternette şu iğrenç sancıları ve beraberinde gelenleri araştırırken yine karşıma her şeyde olduğu gibi düzenli spor, düzenli uyku, sağlıklı beslenme, sigara ve alkol kullanmama gibi maddeler çıktı. Alkolü vazgeçilemeyecek bir şey olarak derhal bu listeden çıkarıyorum ve bakıyorum ki bu liste zaten gözle görülür şekilde benim iyiliğim için var. Sigarayı niye içtiğime bazen hiç anlam veremiyorum. Spor yapan biriydim ve onu da neden bıraktığımı anlamıyorum. Son zamanlarda uyku ve beslenme düzenim konusunda çok özensizim, çok fazla sigara-alkol tüketiyorum. Kendime ne garezim var? 4-5 saat exorcist modunda yatağımda kıvranırken bunları düşündüm. Yılbaşı arifesinde yine yeni yeniden bir iyileşme sürecine giriyorum sanırım. Reglinin ilk günündeki bir kadından oradan oraya atlayan ve belki de yer yer ne dediğini bilmeyen bir yazı geldi. Öperim, hepinize selametler dilerim.

11 Kasım 2012 Pazar

Ah!

Dün gece uzun uzun yazasım vardı ama çok yorgundum, fark etmeden uyumuşum. Uyandım, koşuşturmacaya düştüm, yazı ertelendi. Ah dedim sonra... Ah! Şimdilik iki şarkı paylaşmakla yetiniyorum:

Sezen Aksu - Gel Kıyma:
http://www.youtube.com/watch?v=wNK41z-3ams

Sıla - Gözlerine Teslimim:
http://www.youtube.com/watch?v=DlHx4JxHY98

21 Eylül 2012 Cuma

Bu Akşam Bütün Masalarını Dolaştım Kambur'un


21 Eylül, Kambur'un Bahçesi

"En karanlık zaman, şafaktan öncedir. İyice düşmen lazım ki kalkabilesin. Bazı insanlar bunu başaramaz, kalkamaz. Lanet olsun o insanlara! Üzülünecek insanlar onlardır." Bunları yazarken sohbette geri kaldığımı düşünüyordum ama ilginçtir ki, arada hiçbir şey konuşulmamış gibi "üzülünecek insanlar" diyordu kadın hala. "30'la 60 arasında yaşayacağın şeyin haddi hesabı yoktur ama 60'la 90 arasında ne yaşayacaksın?" Pilavımı yerken bir şeyler okurum diye düşünüyordum buraya gelirken, insan tek bir işle meşgul olunca mahcup hissediyor; şimdiyse yan masada konuşulanları not etmekten pilavı yiyemiyorum. Kadının her cümlesi ayrı slogan, ayrı özdeyiş... Yardıma muhtaç olduğunu düşünmediği insanla iletişim kuramazmış, hiçbir zaman birilerinden yardım isteyemez, omuzlarını düşünüp karnını çıkaramazmış gibi. Özgüveninin baskısını oturduğum yerden bile hissedebiliyorum. Biraz pilav yiyeyim. Etrafı izlerken beni çembere alan masalardan bir başkasında oturan adamla göz göze geldim. Şu an garsonla gülerek bir şeyler konuşuyorlar, önceden tanışıyor olmalılar. Bu noktada garsona kızmalı mıyım, minnettar mı olmalıyım, emin olamıyorum. Adamın sesi, benim ona zihnimde yerleştirdiğim sesten çok daha ince. Garsona dönüp "O laf attığın adam tam benim hakkımda düşünmeye başlıyordu; sen engel oldun." diyesim geliyor. Garson böyle bir şeyden suçluluk duymaz, ancak "ne deliler var şu dünyada" diye güler herhalde. Adam yine tekliğine döndü, belki göz göze neden geldiğimiz üzerine düşünmeye devam ediyordur. Onun zihninden neler geçtiğini bilemeyecek olsam da, şu an benim onun üzerine bu kadar kafa yorduğumu asla tahmin edemeyeceğinden eminim. Halbuki adamı doğru dürüst görmedim bile. Başımı kaldırıp bakasım geliyor ama hakkında bunca şey yazmış olmak arkasından konuşmak ya aynı zamanda, yüzüne bakacak cesaret bulamıyorum. Bir diğer masada dört beş kişi kötü espriler yapıp gülüyorlar; mutluluk bu olsa gerek. Çünkü mutluluk, bende ya da başkasında, hep rahatsız edici ve ahmakça göründü gözüme. Yine aynı rahatsızlığı duyuyorum. Para çekmeliyim. "Para kazanan benim." Yan masada oturduğu yerden slogan atan kadın sanki benim zihnimle bağlantı kurdu. Düşündüğüm sözcükleri cümle içinde kullanıyor. Konuşurken benim düşüncelerimin yetişmesini bekliyor. Ya da düşüncelerim hızla akarken, hareket halindeki bir trene aniden atlayıp yakaladığı vagonun hikayesini çalıyor. Aynı anda ortama dahil olan ezan ve inşaat sesleri, masaları benden biraz uzağa taşıdı. Reklamlar. Yeni yeni oluşan 'k' yerine 'x' yazma eğilimim bir şeye mi işaret? Ezgi bilinç akışı kisvesi altında edebi metin diye yutturulan yazıları sevmez. Ben de sevmem. Ama beynimi dökmek istiyorum. İnşaat seslerinin etraftaki konuşmaları parçalayışı gibi benim de birazcık edebiyat parçalamamdan zarar gelmez herhalde. Ama bu yazıya başladığım anki kadar hızlı akmıyor kalemim artık. Durup kelimeleri ayıklıyorum, seçtiğim kelimeyi önce yazıp sonra karalıyorum. Hiçbir kelimenin üzerini çizmeden sonsuza kadar yazmak isterdim ama yazım da bozulmaya başladı. Kalksam iyi olacak. Kadın; her işini tek başına yaptığından, kimseden hayır gelmediğinden bahsediyor. Bahsi sırasında bir sürü örnek veriyor, söylediklerinin ana fikrini o bilmezken ben biliyorum. Karşısındaki adamla hararetli bir şekilde konuşuyor. Adamın sesini, kendi konuşması esnasında bile duymuyorum. Kadın tek başına konuşuyor, hatta aslında fark etmeden benle konuşuyor. Benim on beş-yirmi yıl sonra kurmaktan korktuğum cümleler yardımıyla bağladı beni masaya. Ama kurtulmam gerek. Zihnimi ele geçirmesine izin vermemeliyim. Gerçekten artık kalksam iyi olacak. Kadın benimle gözgöze gelmemekte kararlı. Beni görürse "Ne hale geldim ben?" diye düşünmekten korkuyor çünkü. "İnsanlar değişmez. Sen kendini korumaya alacaksın.", diyor. Bu kadarı da fazla. Ben, o olmuşum bile. Eşyalarımı bırakıp kaçasım geliyor. Mazoşist bir zevk duyuyorum eşzamanlı. Kalksam iyi olacak, evet; ama pek de kötü hissetmiyorum. Mutsuzluk, karşıtı kadar rahatsızlık vermiyor. Haydi, bugün de kapatıyoruz dükkanı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

öykü

Bağırış çağırışlar arasında anlamlı bir ses duymak ne mümkün. Anlam, belli harflerin yan yana gelerek oluşturduğu sözcüklerde değil. Bilinmeyen bir yerde, bulunma(ma)k üzere duruyor. Etraftaki tüm bu konuşmanın şimdiye dek içeremediği bir bütünlük, bir sessizlik hali. Bir yokluk belki...



Islıkların, iç çekişlerin, çığlıkların ve susuşların anlattıklarını nasıl anlatabilir kelimeler? Tek başlarına bir şeye benzerler mi, satırların üstünde koşarken nefes alış verişler olmasa? İki adım geri çekilip kısa bir duraksamanın ardından atlanır ya bir sonraki kelimeye, çoğu zaman düşünüldüğünden daha kolay olur hani. İşte o anları anlatmakla bitiremeyene soruyorum; olmasına olur da neye yarar? İster düşüncesizce söyleyiver, ister günlerce ölçüp biçmiş ol; istediğin etkiyi yaratır mı söylediklerin?



Anlattıkların kaç kere eksiksiz ulaştı karşıdakine?



Babamın sesi ses değil, annemin ses telleri üç beygir gücünde. Ben sesimi zar zor duyurabiliyorum çevremdekilere. Daha bulamadım rengini, o yüzden boyayamadım hala. O yüzden eş zamanlı her konuşma benim sesimi örtüveriyor; kimi zaman anlayışla, kimi zaman hunharca, ama mutlaka gösterişli bir saygısızlıkla.



Sesim bazı zamanlar öyle sitemkar çıkıyor ki, utanıyorum. İncinen kırılan dökülen bir sesle tartışmayı seçmez insanlar. Kavga istediğini belli edeceksin ki, kavga etsinler senle. Kimileri de var ki, üsluplarının sorunlu olmadığını iddia etseler de kolaylıkla kavgaya dönüşüverir konuşmaları. Bak(ın) ben tartışmak istemiyorum' tarafı ekseriyetle onlardır ama kavganın çıkışına şaşırmazlar, isteksiz olduklarını söylemekle beraber her zaman hazırlıklıdırlar. Onların yakınında durmak istemiyorum. Onlardan doğduğuma ise inanamıyorum. Fesatlıkları nefes darlığına yol açmış; hala iyilikten, saygıdan, anlayıştan bahsediyorlar. O insanlar beni bir kere bile içimden taşanlarla tanımaya çalışmadı. Hep başka birileri üzerinden tartıştık, olaylarla ilgili tartıştık. Beğenmedikleri huylarımı tartıştık ama neden böyle olduğumu benden dinlemeye çalışmadılar. Derslerim üzerinden tartıştık ama bir kere bile hislerimi konuşmadık. Birinden bahsettiğimde gözlerim parlıyor mu diye bakmak yerine nereli olduğunu sordu annem istisnasız her seferinde. Tabii artık ilk sorduğu şey isim oluyor ki cinsiyetini anlayabilsin. Babamsa param olup olmadığını sormaktan öteye geçmedi henüz, geçmesin de.



Diyordum ki, kavga etmek kadar kavga istediğini belli edebilmek de hüner işidir; ben sadece yakınabiliyorum. Bu ses tonuyla rest çekmem imkansız. Bunun gerekli olduğunu hissettiğim zamanlarda sadece benim görebildiğim bir çatlak açılıyor sanki karnımda; oralardan yeşillenen ağacın kökleri titriyor, dalları bir iki kırılıyor, yaprakları hafif hafif sallanıyor, üzerime konan kuşların gözleri doluyor, ürperir gibi olup kanatlarıyla daha sıkı sarıyorlar gövdelerini. Ve böyle zamanlarda kuşların göz bebeğinden kurtulmaya çalışan damlaların çalkalanışını bile duyabiliyorum. Köklerinden kurtulmuyor hiçbir şey; sağanak başlamıyor. Esinti bittiğinde ben ağacımın halkalarından dinlediğim öğütlerle başka bir yere doğru yola çıkmış oluyorum. Geride bıraktıklarım aynı kalıyor. Ben aynıyım.



Ne zaman gideceğiz?



"Herkesten gizlenen bir şey olmalı. Ama her gizleneni bilen birileri de olmalı. O da, şu anda, benim."



"16 PKKlı öldürüldü." "Türkiye'nin gündemi teröre kilitlendi."

Terörörörörö. Off, seslerini hele şimdi hiç duymayın, daha yakına gelmeyin. Dillerde mayın var.

Beni ne zaman alacaksın burdan?

İnsan konuşması, evrendeki seslerin en yıkıcı ve yavan olanı. Öyle gözü dönmüş ve kendini bilmez bir halde ki; neyi susturacağını, nereye bağıracağını şaşırmış. Rörörörörö'den başka bir şey duymuyorum çoğu zaman insanların arasında.



Yolu nerden biliyorsun? Hem nereye gideceğimiz belli mi?



Su sesini, şırıltıları ve dağların üzerinde dolanan kuşların cıvıltılarını takip edeceğiz. Onlar döndükçe biz de döneceğiz. Bunları bilen ben miyim? Dağlardan akan şelalenin çıkmazına bile bile gireceğiz. O şelalenin kaynağı, kuşların göz pınarlarıymış. Bir tek cızırtı duyamazsın buralarda. Şarj bitmez. Egzoz geçmez. Kendimi telkin ettiğim bir rüya mı bu? Geldiğimizde uyandır beni. Özgürlüğe bir türkü yakıyor arka koltuklardan biri, ben omuzlarım sarsıla sarsıla dinliyorum. Eşlik edemem istesem de, dilim yok; ezgiyi iyice belleyip ıslık çalmaya başlıyorum. Toz toprak içinde giderken başım yanımdaki omza düşmüş, içim geçmiş. Türküyü artık duymuyorum. Biri birine diyor ki, "O insanları öpemezsiniz! Teröristlerle kucaklaşamazsınız! Sizi affetmiyorum!" O insanların öpmelik yanakları yok mu? Türkü söyleyecek ve sevgi gösterecek dudakları yok mu? Ölüm, bir insanın başka birisine layık görebileceği bir şey mi? Onlar önce, bunlar sonra, ölüm kim kime önce ya da sonra ne yapıyorsa yapsın, tepeden inme bir hüküm olabilir mi? Öldür deyip ölüme yollayabilir mi bir insan başkalarını? O insan, artık insanlığından çıkmış değil midir? Sen o dağları ayrık otlarından temizlediğinde, 'bu topraklar bizim'i terörörörden arındırdığında geriye ne bırakacaksın? Özgürlük umutlarını çaldığın insanlar analar artık ağlamasın ve vatan sağ olsun diyen dilini eşek arısı soksun deme hakkını kendilerinde görmeyecekler mi? Diyelim ki, bir son var ve onu gördük; o son, bitmek bilmeyen bu mücadeleyi yeniden ve daha güçlü şekilde başlatmanın işaretçisi olmayacak mı?



Otlar bürüdü yeşil gözlerimi, aşkım. Son verdim kalbimin işine. Aklım ermiyor artık hiçbir şeye. Gidişini de anlamamıştım ya. O gün bir hıçkırık başladı işte, geçmedi gitti. Dağlardaki şırıltılardan erken uyandım. O türküyü öğrenemem ben. Öğrensem bile söylemeye utanırım. Gel biz küçük bunalımlarımızda devinip duralım. Bugün sen beni terk et, yarın ben seni inciteyim. Arabesk rak besteler yapayım sana, pencerenin altına gelip söyleyeyim. Serseri aşık olayım kapında, nikahına kendimi zorla davet ettirirken bile sana 'sevgilim' diyeyim. Cinsiyetsiz olalım, annem korksun, ama birbirimizi terörize etmekten imtina etmeyelim. Böyle bu gezegenin dengesi. Ne kadar da iyi ve haklı olduğundan bahsederek yapmalısın kötülükleri.



Başta da dediğim gibi; sessizliği ve çığlığı anlatmaya yetmiyor kelimeler, "bazı anlamlara gelmiyor", yarbayım. Sizin yarasa olduğunuzu duyunca çok şaşırdım. Bu gezegende kelimeleri kullanmıyoruz, insan doğasının sınırlarını belirlemiyoruz, kitaplar yazmıyoruz. En fazla şu çimlere serilip göğe bakıyoruz. Burada nasıl olman gerektiği belli değil, yarbayım, ne idüğü belirsiziz hepimiz. Uçmak ister gibisin, evinde hisset kendini. Biz aşağıdan resmini çizeriz.



24 Ağustos 2012