Islıkların, iç çekişlerin, çığlıkların ve susuşların anlattıklarını nasıl anlatabilir kelimeler? Tek başlarına bir şeye benzerler mi, satırların üstünde koşarken nefes alış verişler olmasa? İki adım geri çekilip kısa bir duraksamanın ardından atlanır ya bir sonraki kelimeye, çoğu zaman düşünüldüğünden daha kolay olur hani. İşte o anları anlatmakla bitiremeyene soruyorum; olmasına olur da neye yarar? İster düşüncesizce söyleyiver, ister günlerce ölçüp biçmiş ol; istediğin etkiyi yaratır mı söylediklerin?
Anlattıkların kaç kere eksiksiz ulaştı karşıdakine?
Babamın sesi ses değil, annemin ses telleri üç beygir gücünde. Ben sesimi zar zor duyurabiliyorum çevremdekilere. Daha bulamadım rengini, o yüzden boyayamadım hala. O yüzden eş zamanlı her konuşma benim sesimi örtüveriyor; kimi zaman anlayışla, kimi zaman hunharca, ama mutlaka gösterişli bir saygısızlıkla.
Sesim bazı zamanlar öyle sitemkar çıkıyor ki, utanıyorum. İncinen kırılan dökülen bir sesle tartışmayı seçmez insanlar. Kavga istediğini belli edeceksin ki, kavga etsinler senle. Kimileri de var ki, üsluplarının sorunlu olmadığını iddia etseler de kolaylıkla kavgaya dönüşüverir konuşmaları. Bak(ın) ben tartışmak istemiyorum' tarafı ekseriyetle onlardır ama kavganın çıkışına şaşırmazlar, isteksiz olduklarını söylemekle beraber her zaman hazırlıklıdırlar. Onların yakınında durmak istemiyorum. Onlardan doğduğuma ise inanamıyorum. Fesatlıkları nefes darlığına yol açmış; hala iyilikten, saygıdan, anlayıştan bahsediyorlar. O insanlar beni bir kere bile içimden taşanlarla tanımaya çalışmadı. Hep başka birileri üzerinden tartıştık, olaylarla ilgili tartıştık. Beğenmedikleri huylarımı tartıştık ama neden böyle olduğumu benden dinlemeye çalışmadılar. Derslerim üzerinden tartıştık ama bir kere bile hislerimi konuşmadık. Birinden bahsettiğimde gözlerim parlıyor mu diye bakmak yerine nereli olduğunu sordu annem istisnasız her seferinde. Tabii artık ilk sorduğu şey isim oluyor ki cinsiyetini anlayabilsin. Babamsa param olup olmadığını sormaktan öteye geçmedi henüz, geçmesin de.
Diyordum ki, kavga etmek kadar kavga istediğini belli edebilmek de hüner işidir; ben sadece yakınabiliyorum. Bu ses tonuyla rest çekmem imkansız. Bunun gerekli olduğunu hissettiğim zamanlarda sadece benim görebildiğim bir çatlak açılıyor sanki karnımda; oralardan yeşillenen ağacın kökleri titriyor, dalları bir iki kırılıyor, yaprakları hafif hafif sallanıyor, üzerime konan kuşların gözleri doluyor, ürperir gibi olup kanatlarıyla daha sıkı sarıyorlar gövdelerini. Ve böyle zamanlarda kuşların göz bebeğinden kurtulmaya çalışan damlaların çalkalanışını bile duyabiliyorum. Köklerinden kurtulmuyor hiçbir şey; sağanak başlamıyor. Esinti bittiğinde ben ağacımın halkalarından dinlediğim öğütlerle başka bir yere doğru yola çıkmış oluyorum. Geride bıraktıklarım aynı kalıyor. Ben aynıyım.
Ne zaman gideceğiz?
"Herkesten gizlenen bir şey olmalı. Ama her gizleneni bilen birileri de olmalı. O da, şu anda, benim."
"16 PKKlı öldürüldü." "Türkiye'nin gündemi teröre kilitlendi."
Terörörörörö. Off, seslerini hele şimdi hiç duymayın, daha yakına gelmeyin. Dillerde mayın var.
Beni ne zaman alacaksın burdan?
İnsan konuşması, evrendeki seslerin en yıkıcı ve yavan olanı. Öyle gözü dönmüş ve kendini bilmez bir halde ki; neyi susturacağını, nereye bağıracağını şaşırmış. Rörörörörö'den başka bir şey duymuyorum çoğu zaman insanların arasında.
Yolu nerden biliyorsun? Hem nereye gideceğimiz belli mi?
Su sesini, şırıltıları ve dağların üzerinde dolanan kuşların cıvıltılarını takip edeceğiz. Onlar döndükçe biz de döneceğiz. Bunları bilen ben miyim? Dağlardan akan şelalenin çıkmazına bile bile gireceğiz. O şelalenin kaynağı, kuşların göz pınarlarıymış. Bir tek cızırtı duyamazsın buralarda. Şarj bitmez. Egzoz geçmez. Kendimi telkin ettiğim bir rüya mı bu? Geldiğimizde uyandır beni. Özgürlüğe bir türkü yakıyor arka koltuklardan biri, ben omuzlarım sarsıla sarsıla dinliyorum. Eşlik edemem istesem de, dilim yok; ezgiyi iyice belleyip ıslık çalmaya başlıyorum. Toz toprak içinde giderken başım yanımdaki omza düşmüş, içim geçmiş. Türküyü artık duymuyorum. Biri birine diyor ki, "O insanları öpemezsiniz! Teröristlerle kucaklaşamazsınız! Sizi affetmiyorum!" O insanların öpmelik yanakları yok mu? Türkü söyleyecek ve sevgi gösterecek dudakları yok mu? Ölüm, bir insanın başka birisine layık görebileceği bir şey mi? Onlar önce, bunlar sonra, ölüm kim kime önce ya da sonra ne yapıyorsa yapsın, tepeden inme bir hüküm olabilir mi? Öldür deyip ölüme yollayabilir mi bir insan başkalarını? O insan, artık insanlığından çıkmış değil midir? Sen o dağları ayrık otlarından temizlediğinde, 'bu topraklar bizim'i terörörörden arındırdığında geriye ne bırakacaksın? Özgürlük umutlarını çaldığın insanlar analar artık ağlamasın ve vatan sağ olsun diyen dilini eşek arısı soksun deme hakkını kendilerinde görmeyecekler mi? Diyelim ki, bir son var ve onu gördük; o son, bitmek bilmeyen bu mücadeleyi yeniden ve daha güçlü şekilde başlatmanın işaretçisi olmayacak mı?
Otlar bürüdü yeşil gözlerimi, aşkım. Son verdim kalbimin işine. Aklım ermiyor artık hiçbir şeye. Gidişini de anlamamıştım ya. O gün bir hıçkırık başladı işte, geçmedi gitti. Dağlardaki şırıltılardan erken uyandım. O türküyü öğrenemem ben. Öğrensem bile söylemeye utanırım. Gel biz küçük bunalımlarımızda devinip duralım. Bugün sen beni terk et, yarın ben seni inciteyim. Arabesk rak besteler yapayım sana, pencerenin altına gelip söyleyeyim. Serseri aşık olayım kapında, nikahına kendimi zorla davet ettirirken bile sana 'sevgilim' diyeyim. Cinsiyetsiz olalım, annem korksun, ama birbirimizi terörize etmekten imtina etmeyelim. Böyle bu gezegenin dengesi. Ne kadar da iyi ve haklı olduğundan bahsederek yapmalısın kötülükleri.
Başta da dediğim gibi; sessizliği ve çığlığı anlatmaya yetmiyor kelimeler, "bazı anlamlara gelmiyor", yarbayım. Sizin yarasa olduğunuzu duyunca çok şaşırdım. Bu gezegende kelimeleri kullanmıyoruz, insan doğasının sınırlarını belirlemiyoruz, kitaplar yazmıyoruz. En fazla şu çimlere serilip göğe bakıyoruz. Burada nasıl olman gerektiği belli değil, yarbayım, ne idüğü belirsiziz hepimiz. Uçmak ister gibisin, evinde hisset kendini. Biz aşağıdan resmini çizeriz.
24 Ağustos 2012