23 Ağustos 2012 Perşembe

öykü

Bağırış çağırışlar arasında anlamlı bir ses duymak ne mümkün. Anlam, belli harflerin yan yana gelerek oluşturduğu sözcüklerde değil. Bilinmeyen bir yerde, bulunma(ma)k üzere duruyor. Etraftaki tüm bu konuşmanın şimdiye dek içeremediği bir bütünlük, bir sessizlik hali. Bir yokluk belki...



Islıkların, iç çekişlerin, çığlıkların ve susuşların anlattıklarını nasıl anlatabilir kelimeler? Tek başlarına bir şeye benzerler mi, satırların üstünde koşarken nefes alış verişler olmasa? İki adım geri çekilip kısa bir duraksamanın ardından atlanır ya bir sonraki kelimeye, çoğu zaman düşünüldüğünden daha kolay olur hani. İşte o anları anlatmakla bitiremeyene soruyorum; olmasına olur da neye yarar? İster düşüncesizce söyleyiver, ister günlerce ölçüp biçmiş ol; istediğin etkiyi yaratır mı söylediklerin?



Anlattıkların kaç kere eksiksiz ulaştı karşıdakine?



Babamın sesi ses değil, annemin ses telleri üç beygir gücünde. Ben sesimi zar zor duyurabiliyorum çevremdekilere. Daha bulamadım rengini, o yüzden boyayamadım hala. O yüzden eş zamanlı her konuşma benim sesimi örtüveriyor; kimi zaman anlayışla, kimi zaman hunharca, ama mutlaka gösterişli bir saygısızlıkla.



Sesim bazı zamanlar öyle sitemkar çıkıyor ki, utanıyorum. İncinen kırılan dökülen bir sesle tartışmayı seçmez insanlar. Kavga istediğini belli edeceksin ki, kavga etsinler senle. Kimileri de var ki, üsluplarının sorunlu olmadığını iddia etseler de kolaylıkla kavgaya dönüşüverir konuşmaları. Bak(ın) ben tartışmak istemiyorum' tarafı ekseriyetle onlardır ama kavganın çıkışına şaşırmazlar, isteksiz olduklarını söylemekle beraber her zaman hazırlıklıdırlar. Onların yakınında durmak istemiyorum. Onlardan doğduğuma ise inanamıyorum. Fesatlıkları nefes darlığına yol açmış; hala iyilikten, saygıdan, anlayıştan bahsediyorlar. O insanlar beni bir kere bile içimden taşanlarla tanımaya çalışmadı. Hep başka birileri üzerinden tartıştık, olaylarla ilgili tartıştık. Beğenmedikleri huylarımı tartıştık ama neden böyle olduğumu benden dinlemeye çalışmadılar. Derslerim üzerinden tartıştık ama bir kere bile hislerimi konuşmadık. Birinden bahsettiğimde gözlerim parlıyor mu diye bakmak yerine nereli olduğunu sordu annem istisnasız her seferinde. Tabii artık ilk sorduğu şey isim oluyor ki cinsiyetini anlayabilsin. Babamsa param olup olmadığını sormaktan öteye geçmedi henüz, geçmesin de.



Diyordum ki, kavga etmek kadar kavga istediğini belli edebilmek de hüner işidir; ben sadece yakınabiliyorum. Bu ses tonuyla rest çekmem imkansız. Bunun gerekli olduğunu hissettiğim zamanlarda sadece benim görebildiğim bir çatlak açılıyor sanki karnımda; oralardan yeşillenen ağacın kökleri titriyor, dalları bir iki kırılıyor, yaprakları hafif hafif sallanıyor, üzerime konan kuşların gözleri doluyor, ürperir gibi olup kanatlarıyla daha sıkı sarıyorlar gövdelerini. Ve böyle zamanlarda kuşların göz bebeğinden kurtulmaya çalışan damlaların çalkalanışını bile duyabiliyorum. Köklerinden kurtulmuyor hiçbir şey; sağanak başlamıyor. Esinti bittiğinde ben ağacımın halkalarından dinlediğim öğütlerle başka bir yere doğru yola çıkmış oluyorum. Geride bıraktıklarım aynı kalıyor. Ben aynıyım.



Ne zaman gideceğiz?



"Herkesten gizlenen bir şey olmalı. Ama her gizleneni bilen birileri de olmalı. O da, şu anda, benim."



"16 PKKlı öldürüldü." "Türkiye'nin gündemi teröre kilitlendi."

Terörörörörö. Off, seslerini hele şimdi hiç duymayın, daha yakına gelmeyin. Dillerde mayın var.

Beni ne zaman alacaksın burdan?

İnsan konuşması, evrendeki seslerin en yıkıcı ve yavan olanı. Öyle gözü dönmüş ve kendini bilmez bir halde ki; neyi susturacağını, nereye bağıracağını şaşırmış. Rörörörörö'den başka bir şey duymuyorum çoğu zaman insanların arasında.



Yolu nerden biliyorsun? Hem nereye gideceğimiz belli mi?



Su sesini, şırıltıları ve dağların üzerinde dolanan kuşların cıvıltılarını takip edeceğiz. Onlar döndükçe biz de döneceğiz. Bunları bilen ben miyim? Dağlardan akan şelalenin çıkmazına bile bile gireceğiz. O şelalenin kaynağı, kuşların göz pınarlarıymış. Bir tek cızırtı duyamazsın buralarda. Şarj bitmez. Egzoz geçmez. Kendimi telkin ettiğim bir rüya mı bu? Geldiğimizde uyandır beni. Özgürlüğe bir türkü yakıyor arka koltuklardan biri, ben omuzlarım sarsıla sarsıla dinliyorum. Eşlik edemem istesem de, dilim yok; ezgiyi iyice belleyip ıslık çalmaya başlıyorum. Toz toprak içinde giderken başım yanımdaki omza düşmüş, içim geçmiş. Türküyü artık duymuyorum. Biri birine diyor ki, "O insanları öpemezsiniz! Teröristlerle kucaklaşamazsınız! Sizi affetmiyorum!" O insanların öpmelik yanakları yok mu? Türkü söyleyecek ve sevgi gösterecek dudakları yok mu? Ölüm, bir insanın başka birisine layık görebileceği bir şey mi? Onlar önce, bunlar sonra, ölüm kim kime önce ya da sonra ne yapıyorsa yapsın, tepeden inme bir hüküm olabilir mi? Öldür deyip ölüme yollayabilir mi bir insan başkalarını? O insan, artık insanlığından çıkmış değil midir? Sen o dağları ayrık otlarından temizlediğinde, 'bu topraklar bizim'i terörörörden arındırdığında geriye ne bırakacaksın? Özgürlük umutlarını çaldığın insanlar analar artık ağlamasın ve vatan sağ olsun diyen dilini eşek arısı soksun deme hakkını kendilerinde görmeyecekler mi? Diyelim ki, bir son var ve onu gördük; o son, bitmek bilmeyen bu mücadeleyi yeniden ve daha güçlü şekilde başlatmanın işaretçisi olmayacak mı?



Otlar bürüdü yeşil gözlerimi, aşkım. Son verdim kalbimin işine. Aklım ermiyor artık hiçbir şeye. Gidişini de anlamamıştım ya. O gün bir hıçkırık başladı işte, geçmedi gitti. Dağlardaki şırıltılardan erken uyandım. O türküyü öğrenemem ben. Öğrensem bile söylemeye utanırım. Gel biz küçük bunalımlarımızda devinip duralım. Bugün sen beni terk et, yarın ben seni inciteyim. Arabesk rak besteler yapayım sana, pencerenin altına gelip söyleyeyim. Serseri aşık olayım kapında, nikahına kendimi zorla davet ettirirken bile sana 'sevgilim' diyeyim. Cinsiyetsiz olalım, annem korksun, ama birbirimizi terörize etmekten imtina etmeyelim. Böyle bu gezegenin dengesi. Ne kadar da iyi ve haklı olduğundan bahsederek yapmalısın kötülükleri.



Başta da dediğim gibi; sessizliği ve çığlığı anlatmaya yetmiyor kelimeler, "bazı anlamlara gelmiyor", yarbayım. Sizin yarasa olduğunuzu duyunca çok şaşırdım. Bu gezegende kelimeleri kullanmıyoruz, insan doğasının sınırlarını belirlemiyoruz, kitaplar yazmıyoruz. En fazla şu çimlere serilip göğe bakıyoruz. Burada nasıl olman gerektiği belli değil, yarbayım, ne idüğü belirsiziz hepimiz. Uçmak ister gibisin, evinde hisset kendini. Biz aşağıdan resmini çizeriz.



24 Ağustos 2012

Ölü Balıkların Arasında (Kaos GL - Kadın Kadına Öykü Yarışması 2011 İkincisi)

Taşlar evlerin üstüne yuvarlanıyor, her an, yuvarlanacak, an meselesi… Doğa bile intikamını gücünün yettiğinden alıyor. İçim öfkeyle dolu. Her kürek darbesiyle toprağın sancısı benim de içime saplanıyor.



O darbelerle yapılan yoldan geçiyorum şimdi, sahil yolundan. Vaktiyle kayalıklarda oturup dileklerimizi akışına bıraktığımız dereler kurumuş, balıklar ölmüş… Üstlerinden geçmekte olduğumu düşünüp ürperiyorum. Önümde, arkamda arabalar var; hepsinin plakasını sana dair bir şeye bağlıyorum. Yoksa bu yol nasıl biter, yoksa içimdeki sıkıntı nasıl geçer?



İçim sıkılıyor. Biliyorum, bu yol dönüp yine sana varır, seni bulurum. Ama doğup büyüdüğümüz köyde bir tane bile plaka görmenin mümkün olmadığı zamanlarda seni daha kolay buluyordum; daha yavaştı zaman, daha yoğun hissediyordum seni. Hatırla, her anı sindiriyorduk. Bir gün içimden taşanları bir şişenin içine tıkıştırıp önümüzde akan suya bırakıvermiştim. Sen hemen koşup yakalamıştın şişeyi, ama kağıdı bir türlü çıkaramayınca şişeyi kırmak zorunda kalmıştın. Okumuştuk beraber, sesli, daha sesli, bağırarak, haykırarak… O kağıda yazdığım her şeyi yüzüne de söyleyebileceğimi biliyordun, her harfin değerini bilerek. Çünkü zamanımız vardı.



Şimdi senden bir şişe gelse bana, kırmaya bile kıyamam. Şimdi seni bu koşuşturmada yakalayıp da içimden gelenleri aynı güzellikte anlatamam. Telaştan. Kaçıp gidersin diye korkumdan. Şimdi o şişeyi dereye bıraksam… Dere yok artık! Yollara bıraksam, o günkü gibi hemen bulamazsın, kendi isteğinle kıramazsın. Sen bulmadan önce zaten bir tekerin altında parçalanır, kağıtta lastik izleri, ölü balıkların arasında…



Canlı her hücremiz ölüyor, şimdi güzel havalar bitti, gökyüzüne bakıp mutlu olamıyoruz, gözümüze asit kaçtı, ağlamıyoruz…



Köyümüzü adamlar basıyor, her şeyi biliyorlar, her yere bir şeyler dikip duruyorlar. Modern ya onlar, kalkındırmaya geldiler ya, aşkı da bizden iyi bildiklerini sanıyorlar. “Bir şey bildiğiniz yok!” diyemiyoruz karşılarına geçip; neye isyan etsek, şaşırdık.



Eskisi gibi, yorgun bir günün sonunda, eve dönüş yolunda durup uzun uzun öpmek istiyorum seni, kimse bizi rahatsız etmezken. Ama şimdi bir arabanın altında kalırız diye korkuyorum inan ki! Komik olan, asıl onlar bizden rahatsız oluyorlarmış! Ortalıkta bas bas bağırarak doğaya aykırı buluyorlarmış bizi. Teorileriyle, kelimeleriyle geldiler; bizim dilimizi, insanın insanı sevebilme yetisini kırıp döküyorlar. Birbirimize anlattığımız şekilde anlatsak aşkı onlara, anlamazlar. Tek amaçları zararı bize, kârı kendilerine vermek; bunu da göz boyayan büyük laflarla kafamızı karıştırarak yapıyorlar.



Doğaya zarar veren, ‘türün devamlılığını yok eden’ asıl kendileri; görmemeye kararlı olsalar da. Doğayı kıra döke; yol boyunca önlerine çıkan ağaçları, dağları, aşıkları, suları öldürerek ilerliyorlar. Oraya da gelecekler. En güvenli sandığınız, en mahrem saydığınız yerlerinize de girecekler. Ahlaksız olacaksınız, onlar daha da tecavüz edecek bedeninize. Aşık olacaksınız, ‘çat’ diye alıp götürecekler ikinizden birini akıllarının estiği yere. Bilemeyeceksiniz, bilmenin hiçbir yolunu bulamayacaksınız. Panik, telaş derken bir bakacaksınız ki; bilmenin yolunu da aramaz olmuşsunuz. Karmaşaya kapılmış, yuvarlanıp gidiyorsunuz; belki dereleri ve evleri örtmeye yuvarlanan taşlardan biri olmuşsunuz, ne fena.



Öfkem taşıyor içimden artık, güzel duygular yerine. Başkalarına anlatır buluyorum kendimi. Oysa bu mektup sana yazıldı, sadece senin için. İçinde ölü balıklar olmasın istiyorum, elimde olsa hepsine nefesimi verirdim. İnsanı nefesinde boğan yoğun hisler tatmışken, nefesinde boğulan başka insanlar tanımışken, beni kendimde kaybettiren, satırlarımı sarhoş eden seni bulmuşken içimden geçen her şeyi sadece sana anlatmak istiyorum; seni bile. Nefes nefese, dura dinlene değil; sakin, su gibi, barajsız akıp giden cümlelerle… Ketsiz, kesintisiz…



Yolum kısa, gitmemle dönmem bir. Kaç balık daha ölür o arada, kaç toprak kayar gider, kaç kişi daha doğaya aykırı der bize, kaç kişi daha sevinerek nefret cinayeti işler, bilmiyorum. Ama her gün iyi ki dediğimi biliyorum, iyi ki bulmuşum seni. Şimdi olsa, kalabalıkların, ölü balıkların arasında bulamazdık birbirimizi. Bir başımıza, yarım kalırdık. El ele çıkmazdı sesimiz bize sapkın derken yaşamımızı kurutanlara, ahlaksız derken üstümüzde hak iddia edenlere, o koca koca adamlara. Gözlerinin önünde devam edelim birbirimizi öpmeye, sevmeye. Belki bir zamanlar derede sektirdikleri bir taşı düşünürler, aşka çağrışırlar, unuttuklarını hatırlarlar. Bizi sevsinler değilse de temennim, belki bir gün öldürdükleri o balıkların arasında bizimki gibi bir sevgiyi bulurlar.

uyku ve şelale

muhtaç kaldığım an yırtılmasa kağıtlar
uç uca eklenen sigaralar, yazılar,
suya yazılmasa,
su olduğu gibi uzun kalsa,
yazılar yol olsa ama suya karışmasa

su patavatsız,
oturup kalkmasını bilmez
ateşe bir garezi var
en heyecanlı yerde atar karanlığa

yalnızlık mı, derbederlik mi, koyvermişlik mi
gördüğünün ötesinde bir düzleme ermişlik mi
çoğunu bitirdim yemeğin, bugün kaçıncı öğünüm
bugün günlerden kaç tane yaşadım,
bugün kaçıncı günüm

ötesine bakarken gördüğümün,
kocaman filler sıra sıra geçmiş önümden
saçımı arkaya atar gibi umursamazmışım
sesi duymasam, su akışı gibi ama derinden
günümü gün etmekten yorulmazmışım

sen şimdi bana mı aşıksın yani?
ben hep yanımdakilerin bacaklarına bakarım
heyheylerim var benim,
dellenmelerim,
su sesi,
halimden anlar mısın, baksana, aşık mıyım

üç kart çektim,
bir geçmiş, bir gelecek, bir de bugün için
-suya bırakmışsın geçmişini
puf.
ateşim söndü, aşkım kesildi
doktor yok mu, ya da bir tesisatçı
bir şeyleri uç uca eklemek gerekli

baksana, aşık mıyım
halimden anlar mısın

bugünün hangi gün olduğunu bi çözsem
falcının dediklerini belki yorumlarım
-iliklerinde iki vakte güneş doğacak
kaç kere battı güneş bugün
ne kadarı gelecek, bitecek, olacak
ne kadarı şu yaşadığım an bugünün

aşık mıyım, olacak mıyım
bir baksan, nasıl anlarsın

-bugün uzun zamandır aklında duran bir işi tamamlamışsın
ne zaman gazetedeki fallara geçtik
oldu olacak emeklilerden şiirler okuyalım
aşkımızı dağlara taşlara haykıralım!
komşulara karşı çok ayıp oldu!
hooop tamam, cıvımayalım.

iyi de aşk öyle durağan bir şey değil ki,
illa bir yere mi koymam gerek
anlamam gerektiğini de düşünmüyorum
sen yine de bir bak,
şuralarımdan aşık olmuş olabilirim
her an,
buralara dokun,
sen aşık mısın yani şimdi bana,
yani nasıl bir his olduğunu biliyor musun
oralarda değildir, daha yakına gel
aşıksam buralarımdan anlaşılır
şırıl şırıl şu ses aşkın sesi gibi
sen de öyle olduğunu düşünüyorsun
yoksa beni aşık olduğuma mı inandırıyorsun
öyleymişim gibi davranıyorsun
sen mış gibi yaptıkça aşık mı oluyorum
o da şuralarımdan anlaşılır
senin de pek çok yerin aşık
ben de seni kandırayım mı
bu mu yani
sen beni aşık ederken,
ben de senin ateşini mi harlayayım
fena değilmiş,
şşşt, suyun da şavkı var,
henüz fark etmemiş,
tedbirli olmak gerek. tedbir derken,
severken değil, ölmemeye uyurken
su taştı mı kendi ışığını söndürebilir
içinden geçecek kadar saydam değilse,
bırakmaya ve yalnız kalmaya gönülsüzse
taşması başlı başına bir tehlikedir
şelalelerden yuvarlanırken
aşık yerlerimizden tutamayız birbirimizi,
kayar gideriz,
söner gideriz,
aşk, insanı uyutmayan bir hallenmedir.

13 Ağustos 2012

huzurdayım


bir insanın saçlarını örmesi neye işaret?

ılık bir ses akmış olmalı içine, biri diline bir kuş koymuş olmalı ki koşmaya başlamış ona, ilmek ilmek.



o saçlar örülür, açılır, örülür, açılır... birden havalanan kuşlarla şarkılanır sessizlik

bacak bacak üstüne atılır, balkonda bir noktaya öylesine bakılır.



sessizliği ara sıra bölen kesik yutkunuşlar, iki bedende de ısrarcı karşı duruşlar... 

elin titremesi, dilin sürçmesi ve diğer tüm heyecan belirtileri, anlaşılmasın, aman! 

diye boğuk ve donuk, içe oturan susuşlar.



bu tel ha koptu, ha kopacak.

o zaman bir ihtimal sana düşeceğim.

dengede durmaya mı, hayaller kurmaya mı bakmalı şimdi?



koştuğum yollara sesini serdiysen, dilindeki kuş kanatlarıyla saracaksa beni; huzurdayım demektir.

iliklerimde iki vakte güneş doğacak.

bu tel ha koptu, ha kopacak.



2 Ağustos 2012

boşluk doldurma

sevgililer yazdıkları şiirleri birbirine okumazmış ve bütün kadınlar güzel olmazmış.
e zaten bütün kadınlar da güzel sevmezmiş.
-sevmez.


çok dokunuyor bana,
yan yana durmaya çalışırken kendimize bile fark ettirmeden birbirimizi 'azcık öte'ye itmek.
yarım yamalak sevişmek.
öyle vazgeçivermek.


"senin 'o' olduğunu sanmıştım" dedi, ben "o değilim" dedim.
uzun uzun konuştuk, sevdik birbirimizi,
uzaklaşmak zorunda değiliz, yine sarılıp uyuyabiliriz, dedik,
uyuduk.
uyandığımda arayı açmıştık bile. "ne zaman gittin?" dedim. "üşüdüm" dedi.
"o sensin" demekten nasıl korktum,
komik olmayacağını bile bile espri yaptım,
"ortamı azcık ısıtayım" diye.


buraya da bir tane bile komikli şiir yazamadım.
ara ara dert oluyor.


senle tamamlayacak bir eksiğim yok benim!
boşluklarımı doldurmak gibi bir niyetim yok.
beklentileri ve sanrıları ve rüyaları alın benden,
beni kovarken küçücük bir iyilik yapın hiç değilse.


oysa sen beni hiç incitmedin.
sadece boynunu saatlerce okşamam,
baştan aşağı öpülesi oluşuna alışmam
ve aramızdaki sessizliğin korkudan olduğunu anlamam, anlatmam gerek.


şiirleri birbirimize okumayalım öyleyse,
çirkinliğimize, güzelliğimize destanlar yazmayalım.
ben senin eksikliğinde, sen benim yanlışlığımda
akan suya karışalım.
uykumuz gelir birazdan, sarılalım.


22 Kasım 2011

Sıra Göllerdeki Kayıklı Kaçakçılar

1 Ocak 2012

Şiirin üstüne söz söylenmez ama demek istediğim şey şu ki ben bu gece eğlenecek bir sebep bulamadım. Dostlara sohbete gittim; acıdan, sıkıntıdan, öfkeden başka bir söz diyemedim. 2012 de neymiş, saatim iki dakika geriymiş, geri sayımdan önce kendimi "yeni yıla girmiş" buluverdim. Yine de dans edelim, şarkı söyleyelim ama bu gece benim için eğlenmeye bahane olmaya yetmedi. 2011'den daha kötü ne olabilir ki diye bir soru sorasım geliyor, cevaptan korkuyorum. Bu gece ben bile naifliğin huzurlu, hüznü neşeye boğan alanına giremiyorsam düşlerim kabusa dönmüş demektir. Yaptıklarımızı, yazdıklarımızı, söylediklerimizi, hatta düşündüklerimizi bastıranların eli düşlerimize, hislerimize kadar uzanmış demektir. Gece tek başıma uzandığım yatakta gördüğüm rüyada bile arkadaşlarımı tutuklayabilirken ertesi gün tüm yüzsüzlüğüyle beni yurdun dört bir yanında yılbaşı kutlamalarına davet eden yaratıktan çığlıklarla bile kaçamıyor oluşum benim için bir şeylere boşvermeyi zorlaştırmakta. Çekinerek yeni bir rüyaya yatarken, kimsenin eğlencesine çomak sokmak ve kimseyi suçlu hissettirmek gibi bir niyetim olmadığını belirtmek istiyorum. Sadece kendimi bildim bileli, çok da çaba sarf etmeden, içimde duyumsadığım umudu son bir kaç gündür tüm arayışlarıma rağmen bulamadığımın tedirgin bir itirafı bu yazı... Kaybettiğimi düşünmek istemiyorum, çıkar bir yerlerden herhalde. "Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda" dizesine inancım azaladursun aynı şiirin içinde bir yerlerde ellerim aranıyor hala, "şu aranıp duran ellerimi tut, göğe bakalım".


Sıra Göller
Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak

Yeni bir afyon bulacaksın kendine.

İşte o zaman beni unutma,

Şairini, onun şiir yazan ellerini,

İçine dizilen sıra gölleri,

Kendi kendine konuştuğun seni,

Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.


Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,

Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek

Bir dinamit yapacaksın kendine.

Korkma, ateşle onu.

Öldürecek nice balıklar vardır sularında,

Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.

İşte o zaman an beni, yaşa beni,

İşte o zaman unutma beni.



Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,

Onların tohumunu havaya savurarak

Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,

Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.

İşte o zaman an beni, yaşa beni,

Kıyılarda bile boğulan seni,

Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,

Çeliğinden kemik oyan gövdeni.



İçinde bir kaçakçı yaşar senin,

Kayıkla dolaşır göllerinde,

Beynine tabanca ve şiir satar,

O kaçakçının bakışını sakın unutma.



Ülkü Tamer

müsvedde

beyin dalgalarını esnet,
uyuyakalsınlar.


boşluklara ben dolayım,
dolanayım zayıflığına,
unutkanlığına.


dalgalar bizi bulaştırsın kıvrımlarına
ikili ve karşılıklı dünyada kumlanalım,
ters dönelim ve...
...yeni baştan.


kum kum,
silkelenip akalım avcumuzdan.


aceleye getirmeden düşünelim,
beynimiz alabildiğince.


bu müsveddeyi karalayınca çöken tatlı ağırlığın altında,
benim çözülüşüm varmış.


yere düşüp tanelenince hafızam,
tüylerce martı konmuş beynime.
yerden sanki toz kalkmış.


beynim hafif,
dalgaları gevşemiş,
telaş yapmadan sana dair olanı arıyorum tanelenen zihnimde.


tamamen unutursan,
unuttuğun şeyin eksikliği kaybolur ya;
bu parça parça oluş,
bu gelişigüzel çözülüş,
bu dinmeyişi acımın,
hafızamda unuttuğun hasarlı anılardan.


kim kimi unutursa,
onda boğularak intihar eden balıklar yüzecekti,
böyle anlaşmıştık.


bunun yerine,
kendimizi unutsak birbirimizde,
balıkları martılarla uçursak.


bir yerlerde,
erimiş, geçişmiş ve ıslak,
bir olsak,
rastgele...


ölüm değil de yokluk ürkütüyor,
direnmem için uyuştur beni,
beynime bir ninni söyle.


1 Eylül 2011

iç çekemeyişler ve içine çekemeyişler üzerine

kafamdaki kunduzların susmayışına sinirlenmişler de "you are now listening to the sound of a nervous breakdown" dedikleri bir şarkı yazmışlar. ama her şeyin baş sorumlusu koalalar: cüzdandaki el çizimi küçük resmin varlığını unutup dururlar, kunduzlar da doğal olarak o cüzdan ya yine bir temizlik esnasında dikkatsizce boşaltılır da resim kayboluverirse diye korkarlar. o kadar dikkat dağınıklığı var ki nasıl başa çıkarım bilmiyorum. oysa her koala kendi dikkatini toplasa, kunduzlar da birkaç misli düşünüp beynimi ağrıtmazlar. yok, sanırım yine de koalalar ve kunduzlar arasında bir barış değil istediğim. gerekiyorsa bile onu daha sonra buluruz, ben ve kunduzlarım, bir gidip gelelim de.

http://www.youtube.com/watch?v=y4WYU7JqW2A

18 Temmuz 2011

Düşe Yazdım

Uzun yaz riskli biraz

Ya okumazsan?

Kocaman yazdım gözlerine uysun diye

Ya kaçarsa aklın başka sahillere

Korkuyorum.

Uzun bu yaz-






Bir kısmı yazın,

hüzünlü anne şiirlerine

boş kovalarla koşar,

hepsini bir solukta okur bitiririm

Aradığını bulamayan yazara üzülür,

boş ovalardan,

hafifçe geri dönerim






Uzun yaz geliyor

Ben bugün size bedellerimi tanıtacağım,

hepsi birbirinden şiir

beddualarımı

Ben oraya gelene kadar

bekleyecek misiniz sahiden?

Hislerinizle oynamak değil niyetim,

niyetim merak,

sahiden beklentiyi kolay mı doğurmak?

Gördüm

Hislerinizle oynayamıyorum bile

Bir benim o ucuz plak

Cızırdayınca anneme benzeyen sesimle

Hasarlı, çatlak.

Gülerim o zaman

hüzünlü anne şiirlerine,

Zavallılığı(mı) intikamla doyurarak






Uzun yaz dedin

okurum, sevgilim.

Kocaman yazıyorum gözlerin gibi,

birazı senin olsun, birazı benim,

yazımızı paylaşalım.

Yazarım, sevgilim.

Gözlerinin çokluğunda ya ayakta duramazsam telaşındayım.

Ruhum bir yanıyor, bir soğuyor.

Seni tutmak zor

düşündüğüm yerde,

uzun bir yaz değilsin.

Sana benzeyen bir ömrü tutma telaşındayım,

gitme,

bir ara okurum deme.

Okumazsın,

yazmazsın.

Hayrını görmek istemiyorum uzun vadede.

Hayırları kolayca anlıyorum artık,

uzun uzun kandırıldığım gecelerde,

sağ olsunlar eğitildim.






Peşini bıraksam ilk uçurumdan düşeceksin sanıyorum.

Ardından da ben.

Sonra hiç kenarlara gitmediğini hatırlayarak uyanıyorum.

Yine ucuz kurtuldum.

O rüyalara her ziyaretimde,

hatta daha dün gece,

sırf sana benziyor diye,

hiç tanımadığım bir sıkıntıya terlediğimi bilirim.

İlgin alakan benle mi hala?

Tuhaf…

Beni sevdiğine nerdeyse inanır gibiyim,

kollarını sarıyorum vücuduma,

bir de beni başka şeylerle bölmeden düşündüğüne inanabilsem…

Uzun yaz geceleri çekilmiyor düşünmeden,

yazmadan.

Düşeyaz,

sevgilim.


13 Haziran 2011

şaşı gökkuşağı


filmin kıyısına çarpıp yatağına geri çekilen denizler,

buzdan kaleler yaptı bugün.



adları kolay hatırlayamazdı hiç,

bugün de öyle.

soğuk yüzüne,

çarpan bölene,

hatırlayan hatırlayana.



duvara saplı o tırnak ses çıkarmıyor bugün.

tekdüzen kalmış herkes

sağ baştan soymuşlar,

sol yandan sövmüşler,

ben fotografik hafızamla övünmüşüm.



bugün?

bugün buzlar dişlerime çarptı.

durun diyemedim.

parça parça bilmek bir işe yaramıyor,

herkes bilir de,

ben bugün öğrendim.



bugün?

evet, bugün.



annem dünya değişti,

radyasyondan oldu bu gökkuşağı.

gel de saksının suyunu değiştireyim.

aman!

hakaret değil,

ne dersem diyeyim.



geç kaldık biz artık, hep aç kaldık bil.

mümkünatı yok bütünün.

ya parçalamak var,

ya durmak.

konuşmaya başlayınca incitmeden susmanın imkanı yok.

yarından belli,

devamlı bugün.



7 Mayıs 2011

.


hem miyop hem cahil... sisten göremedim hiçbir şeyi, bilemedim; hayatı böyle sevdim.


3 Nisan 2011

mesela 'ev alma komşu al' ve 'her horoz kendi çöplüğünde öter' atasözlerinin çelişikliğine dair bir yazı olsa

bir şey anlatacak olursun da istediğin kelime olmaz ya dilinin ucundaki, duraksarsın.
susarsın ama aradaki sessiz zaman aradığın kelimeyi bulmana yaramaz, sadece biraz daha boşaltırsın beynini kepçe kepçe. panik ayak uçlarından kulaklarına kadar yakar, kelimeleri bırak o anı bile kaybetmişsindir artık. korkunç bir şapşallık hali.
işte tam o an geri çekilip bir süre kahkaha atabilsen, sonra o kahkahalar çorba olsa, üstünü başını bulasa, temizlemesen. güldükçe için daha da katılsa, gözyaşların çığlıklarına karışsa.
korku filmi gibi ama korkmak için olanından değil, daha çok azametine hayran bırakanından. ne sen korksan, ne konuşmaya çalıştığın insan. karşı karşıya geçip insan doğasına hayran kalsanız. o sana aşık olsa, kahkahalarına, korkunçluğuna. NE KORKUNÇ ŞEY İNSAN! diye bağırsa. aşkı, aşkına karışsa. çığlık çığlığa.
o ürkütücü şapşallık kahkahalarda boğulsa, sen ona aşık olsan. önce olduğun kadarı dişinin kovuğunu bile doldurmayacak derece. çok. kelimenin tam anlamıyla.
kahkahalar ve gözyaşları hep baki kalsa. hep başınız dönüyor gibi olsa hayat size. sen bensin biliyor musun? demesen. korkutmanın da bir sınırı olsa. o sınıra aşık olsan.
saatli kapılarmış gibi kalpleriniz, her açıldıklarında aşklarınız dolsa, kaplasa içlerini. o kullanılamayan kelimeler çöpe gitse, kağıtlar, kalemler, ağızlar... sonunu yazacak bir şey bulamasa kimse o anın. ve bitmese. kahkahalar. yaşlılık hali deyip gülseniz yaşlarınıza bakarak ve hiç yaşlanmayacağınızı bilerek. daha da gülseniz. o ana sıkışsanız, aşık ola ola.
mesela.
şimdi mesela yazsam tüm bunların sonuna, tutkuyu aslında hissetmediğimi düşüneceksiniz ve bu saydığım ihtimallerin gerçek olacağına bir an bile inanmadığımı. yazıdaki coşkunun yerini bir anda hüzün alacak. ama yazmazsam, o anı aslında hayatım boyunca defalarca yaşamama rağmen bir türlü tahayyül ettiğim hale sokacak kadar hızlı olamadığımı bilemeyeceksiniz. ve sizin de bunu hiçbir zaman başaramadığınızı belki de hatırlamayacaksınız.
üzülmenizi istiyordum ben oysa, azametten eser taşımayan aciz ruhlarınızı değerli sanarak geçirdiğiniz anlardan dönün, yanıldığınızı fark edin istiyordum yazı boyunca. gelin görün ki, sizi üzmek benim işime yaramaz, sen bensin biliyor musun diyerek korkutsam bile, sizin ben olduğunuzun ne kadar gerçek olduğunu size anlatamam.
beynim yanıyor, ruhum kepçe kepçe dışarı atılıyor bedenimden. ölüyorum. ama o kahkahaları duyuyorum. tek kişilik.
yalnız olduğumuzdan mı yoksa hepimiz bir olduğumuzdan mı bilemediğim tek kişilik ve tek perdelik, şehvet ve katliam dolu, çoğala çoğala öldüğümüz ve çöplüğümüzü aramaktan yorulduğumuz, yine de öttüğümüz, isyan ve sapıklığın ustaca harmanlandığı ruhlarımızla ve halihazırda ölü bedenlerimizle dolaşıp durduğumuz bu tek kişilik ve tek perdelik oyundan itiyorum hepimizi. bir rüyadan uyanır gibi. sayıklaya sayıklaya.
o bulamadığın kelimelerin anlar sonra beynini acıta acıta kendilerini hatırlatması. herhalde en acısı. anlar sonra. sayıklamalarla. ve ne yazık ki sonradan anladığı şeyler o an söyleyebileceklerin kadar güçlü olamazlar.
artık.
önce laf ebeleri vardı, sonra ben doğdum.
artık ben varım.
sonra da beynimin artıklarını gördüm, artık işe yaramayan kelimeleri. güldüm. ben büyüdüm, gülüşüm büyüdü: korkunçlaştım. nereye atsam elimi, orda kaldı. kök saldım. ve daha da büyüdüm. sen de bensin, sen de, sen de, sen de... mesela. yine de yaşadım, kendimi ite kaka. aşağıya yukarıya. mesela mesele değil aslında, bildiğin yaşıyorsun, öyle ya da böyle. yine uyandım sonra, bir sonraki uykuma. aynı şapşallıkla. ve o şapşallık sayesinde nefes alıyorum şu ara. yaşama sebebimiz her an bir sonraya. umudu erteledikçe daha hızlı koşmaya. -altını gülerek çiziyorum ki- çok şapşal görünüyoruz ama çok da uyanığız, çok da iyi biliyoruz nasıl kalınacağını hayatta. bir an daha.

27 Şubat 2011

benzemez kimse sananı ikna çabaları -2-

çoğalıyorum,
çoğaltıyorum,
üremeden.
çarpışıyorum içimdeki insanlarla,
onlar birbirleriyle.
herkes hafiften inciniyor
ama bu hiç bir şey,
yabancı darbelerin yanında.

inan bana,
inanın!
böyle daha güçlüyüz,
daha yoğunuz,
daha anlamlıyız
hem kendimize
hem birbirimize,
hepimiz.

hep istemedik mi sevişmenin daha güzel ve kolay olmasını.
yormayalım artık kimseyi,
sevgiyi makasla tornavidayla balyozla
parça parça edelim,
bir zerresi bile yakar yine de içimizi.
sevişmek var,
terk etmek yok,
gitmek de kolay dönmek de.

çoğunuza inandırıcı gelmedim,
yine de söylüyorum ütopyamı
söylemezsem olmaz çünkü
tam burda.
"burdan doğru."

namussuz, gurursuz, başka bir dünya için.
mümkün olduğunu bildiğimiz
ama ne olduğunu bilmediğimiz
o öbürsü dünya için.
benim bi tekini hep aradığım cinselliğim için.
çorabımı koyduğum yeri unuturum ya.
onun gibi.
bir ütopya.

olmazsa sağ olsun canımız,
birbirimize baki aşkımız.
kadınız ve aşığız,
şunun şurasında üç günlük dünya.
olağandan taşarsan
öyle yaşarsan
o da bir çeşit ütopya.

"artık zamanın sabit olduğundan şüphem yok,
kendi içimizde çok dönünce sarhoşluk hissetmek normal,
aynı masada yaşamak zorundayız acıyı da tatlıyı da."
diyen eski bir ilham perisine kinayen
aynı bedenlerde gidip gelen
bölünen,
dağılan,
çoğalan,
garantiye alınan,
şüphesiz,
güzergahı ve şiddeti ölçülemeyen,
bir aşk.

içinde ve dışında dönen sen, siz, biz,
sevgililer,
sarhoşlar,
arkadaşlar
kadar güzel bir dünya.
buralarda bir yerde.
çorabımı koyduğum yeri unuturum ya,
öyle bir dalgınlık ve sarhoşlukla
kurulmuş bir ütopya.

1 Ocak 2011

benzemez kimse sananı ikna çabaları -1-

öbürsü bir cinsiyet var midemi bulandırıyor
ve bir cinsellik ki benle
ama bende hiçbir yere koyamıyorum.
midem buruluyor.

böyleyim desem böyle olur muyum?
ya da öyle değil desem öyle olmaz mı?
ama ben hep öyle böyleyim, onu napıcaz?

kadınlar var sevdiğim, erkekler var
gidip gidip döndüğüm insanlar var
ağaçlar var,
baktığımda suçluluk duyduğum,
bana bırak kendini anlatmayı diyen.

dinleyen yok ki,
açtığın yerler mikrop kaptığıyla kalır,
diyen rüzgarlar var,
sonra dinen.

doğa benle konuşuyor
e kadınım ya ondan tabii
adamlar geçti geçti yanımdan,
oramdan, buramdan,
onlara benzedim.
yine de konuşuyor,
bir iş olmalı altında...

bir cinsellik ki hep benle ve bulamıyorum yerini
midem bulanıyor
cümlelerimi erteliyorum
az biraz sakinleyeyim diye
sonra saatler geçiyor.
suskunluk suçumu artırıyor,
sanki az önce birini boğazladım.

ben şöyle hissediyorum,
böyle hissediyorum.
adamlara benzedim diye doğa bana küser mi?
doğa kadına mı konuştu?
belki de benzemedim onlara.
kadın mı doğaydı zaten?
içimiz o yüzden mi paramparça?
binlerce söze, çığlığa,
üstümüze yakışan hıristiyanlığa
noel babaya,
şeytana
bölündüğümüzden?

bunlarla alakası yok
deyip,
yırtıp cümleleri,
yine koşacağım.
yerini bulamadığım cinsellikten
onu da alıp.
nasıl olsa bende bir yerde.
sevgiyi bölüşüm korkutmamalı.
hepimiz
bölünmüşken
birbirimize.

1 Ocak 2011
kalbini açan kalbi aç biri var,
ellerini boşluğa sunmaya
ve karşılık bulamamaya hazır,
belki de razı.
kaç kadını kaç erkeği doyurdu,
doymak için,
açlara attı kendisini
ve aç kaldı.
hala her gülüşü heyecanla alıyor kalbine.
hikayeleri güzel,
hikayeleri çok,
anlatıyor.
devamını bekliyor gülüşün,
korkutuyor.
çığlıktan bir şarkısı var,
dinletemese de söylüyor.
herkes bir sebepten gelmiş desek dünyaya,
o herhalde aşkı paramparça ediyor.
gülüşler,
donuk yüzlerinde
o kadınların,
o erkeklerin,
o korkanların.
gecelerini beraber geçirdiler
kalabalıktılar,
aç diye bağırdılar yüzüne.
açtı.
ve hep aç kaldı.
gülümsedi
gülüşü yayıldı,
kahkahalarına karıştı.
açlığın karında yarattığı hissi,
onun kadar derinden kimse tatmadı.
ona güldü,
onlara acıdı,
kahkaha attı.
ve hep aç kaldı.

POSİBÜLİTUS!



Posibülitus: 21. yy çiçeği. Ben buldum. Dengemi sağlıyor, yanında değilken ismini söylemek bile rahatlamama yetiyor. Daha yeni buldum, zihnimde bir yerde öyle durmuş bana bakıyordu. Dedim hala sıyırmamışım tam, en azından dahi deli olmuşum. Bu tarafsız bakış açım sayesinde hemen 'biz'e dair hatıralar ürettim, "ah ne günlerdi" gibi cümlelerle o günleri yad ediyorum şu an. Neyse, arayan olursa bir sonraki Uykusuz'da Yiğit Özgür karakterlerinin arasında olacağım. Karşı şeritten gelen kediyle mi çarpışırım, telefon ettiğim kişiye 'sizi mi aramıştım' mı derim, orası bana kalmış, ya da 'türbanın siyasi simge oluşu' ile ilgili şiirler yazarım, bu da iyiymiş. Son bir şey söylemem gerekirse, biz çok fazlayız, korkmayın, şöyle de bir şey var.


6 Haziran 2010

"küçük prens'in tilkisinin 'sevmenin sorumluluğu' dersi"

"Suç senin; seni evcilleştirmemi kendin istedin./ Biliyorum, dedi tilki./ Ama ağlayacaksın./ Biliyorum, dedi tilki./ Öyleyse, bir şey kazanmış olmadın./ Kazandım, dedi tilki. Buğday tarlalarının rengini kazandım."*

*Oya Baydar'ın "Hiçbiryer'e Dönüş" kitabındaki 'Küçük Prens' alıntılarından sadece biri...

Doğum ve ölüm kadar belirgin başlangıç ve sonlar çizmeyeceksek, çoğu kez istediğimiz hikayeyi başlatmayı başarabildiğimizi iddia edebilirim. Ne yazık ki bizi evrende aciz hissettiren şey -bu kez ölümü de dahil edebiliriz- bitişlerin aniden ve engellenemez biçimde gelişi oluyor. Bir şeylerin çağrıştırabileceği anılar, kokular, renkler kalıyor elimize ve sanırım o kadarı da devam etmeye yetiyor. Bitişin gelmekte olduğunu anladığımız an, ne olursa olsun yaşayabileceğini bilmenin verdiği umutsuzlukla ve güçten düşmüş bedenimizi saklama telaşıyla ilk giden olmaya çalışıyoruz. Kabullenme evresini ise çoktan geçmiş oluyoruz fark etmeden...

19 Mayıs 2010

Uzun İlk Yazı: Burada Bir Delilik Var


Benden önce söylenmiş ne varsa söyleyerek ve bunun böyle olmasına hayıflanarak geçiyordu hayat... Ama olmayacak zamanlarda mahremimden yabancı bir şeyler sızıyordu; kibirle değil de verebilecekleri muhtemel rahatsızlıkların ve belki kuracakları ortaklıkların heyecanıyla paylaşmak istediğim hallenmeler, heyheylenmeler, arzular, oyun bozmalar...

Ben de, bu olmayacak zamanlardan birinde (günlerden 23 Ağustos, sene 2012); yazıp çizdiklerimi ve karşılaştığıma sevindiğim başka başka işleri paylaşmak üzere bu gezegeni yarattım. Adını affect alien koydum; çünkü, türlü türlü huyda canlıyız şu evrende ya, kategorize etmek gibi olmasın ama bir kısmımız şu gezegenin eksikliğini hissediyor. İnsanlar bir dil tutturmuş giderken kimimiz o dile yabancılığını gizleme derdinde, ne söylese tat kaçıracağından korkmuş susuyor. Ortamın dengesini bozmamak için kendi dengesini kaybetmiş, her an düşecekmiş gibi ayakta durmaya çalışıyor. Dengenin kaybolması da öyle anlık bir tökezleme, yalpalama vesaire değil. Denge yok. Bir zaman var mıydı, belli değil. Ortak bir dengeye uyabildiği ölçüde günlerini kalabalığın arasında çok sırıtmadan geçirebiliyor. Yerel zaman dilimi gibi yerel bir denge biçimi benimsemiş insanlar sanki. Ama bazıları, unuttukları dengenin geride bıraktığı yokluğun farkına vardıkça sarsılıyor.
Dengemizi tekrar nasıl bulabiliriz bilmiyorum ama üzerinde yaşadığımız gezegende ve içinde yaşadığımız düzende olabileceğine inanıyorum. Çok uzağa gitmiş olamaz. Aradığımız denge, kaos içinde yaşayışa alışamayıştan haz duymanın ta kendisi bile olabilir. O yabancılık çekme hali, bizi zaten başka bir yere ait yaparken, dünyada olsak da gurbette hissetmeyebiliriz. Yarattığımız huzursuzluklar, küçük çatlaklar, yeni tanıştığımız birileriyle sabahlara kadar konuşmalar, anlatılar, özenli sevişmeler, fanteziler, acılar, hazlar, arzular, arzular ve daha da güzelleşir kadınlar, bakışlar, oğlanlar. Dengeyi bulma yolundaki tüm bu ipuçları ve dengeyi arayış halimiz birleşip başka bir gezegen oluşturuyor zihnimde... Affect alien gezegeni hayal dünyama çağırmıyor sizi; tam aksine, gerçekliğe sımsıkı tutunabilmek ve sıktıkça suyunu çıkarabilmek kadar şu anda yaşamaktan bahsediyor. Eksikliğini hissettiğim ve başkalarının da böyle bir alana ihtiyaç duyduğuna inandığım için ördüm bu gezegeni. Hoş geldiniz...